Kayıtlar

Ocak, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Mimar Sinan’ın Ahşapları Neden Çürümüyor? | Ay Mührü, Zaman ve Sürdürülebilirlik

Resim
  Mimar Sinan’ın Ahşapları Neden Çürümüyor? Ay Mühründen Sürdürülebilirliğin Unutulan Zaman Bilgeliğine Bir yapı düşünün. Yüzlerce yıl ayakta. Yağmur görmüş, rüzgâr yemiş, deprem yaşamış. İçindeki ahşap hâlâ sağlam. Sonra bir soru beliriyor: “Mimar Sinan’ın yaptığı eserlerde ahşaplar neden çürümüyor?” Halk arasında verilen cevap tanıdık: “Çünkü ağaçları ay yokken kestirmiş.” Bu cevap ne tamamen doğru ne de tamamen yanlış. Ama asıl tehlike şurada: Bu cümle, bizi gerçeğe yaklaştırmak yerine, ondan uzaklaştırıyor. Ay yokken kesilen ağaç: Bilgi mi, sembol mü? Ay meselesi, bugün çoğu zaman mistik bir efsane gibi anlatılıyor. Oysa bu ifade, geçmişte bir doğa takvimi ydi. Saat yoktu. Sensör yoktu. Nem ölçer, laboratuvar, rapor yoktu. İnsanlar: Ayı izliyordu Mevsimi okuyordu Toprağın sesini dinliyordu “Ay yokken kesmek” demek aslında şuydu: Kışın Don varken Ağaç uykudayken Özsu minimumdayken kesmek. Ay burada neden değil, işaretti . Bi...

Hurdalıkta Öğrenmek: Rüzgârı Dizginleyen Çocuk, Onarım Kültürü ve Sürdürülebilir Eğitim

Resim
  Hurdalıkta Büyüyen Umut: Rüzgârı Dizginleyen Çocuk ve Kırık Dünyayı Onarma Cesareti Rüzgârı Dizginleyen Çocuk filminde çocuğun hurdalıkta vakit geçirdiği sahneler ilk anda “yoksunluk” hissi uyandırır. Oysa biraz daha yakından bakınca, hurdalığın filmde yalnızca bir mekân değil; bir öğrenme biçimi , hatta bir tür etik uyanış alanı olduğu görülür. Hurdalık, modern dünyanın “işe yaramaz” diye damgaladığı şeylerin toplandığı yer değildir sadece. Aynı zamanda şunu fısıldayan bir ekosistemdir: “Atık yoktur; yanlış yerde duran kaynak vardır.” Ve bir çocuk bu cümleyi erken yaşta duyduğunda, hayat boyunca taşıyacağı bir kas gelişir: onarım kası . 1) Nesne Okuryazarlığı: Etiket Kopunca Gerçek Başlar Hurdalıkta her şeyin kimliği bulanıktır. Ürün kutusu yoktur. Reklam dili yoktur. “Yeni” olmanın büyüsü yoktur. Geriye yalnızca malzeme ve işlev kalır. Bu, çocuğa çok temel bir beceri kazandırır: nesne okuryazarlığı . “Bu ne?” sorusu kısa sürede “ Nasıl çalışıyor? ”a evrilir. Çoc...

Duvardaki Çivi

Resim
  Duvardaki Çivi Duvardaki çivi. Dört saattir aklımda dolaşan çivi. Köyümdeki, çocukluğumdaki, hayallerimin asıldığı çivi. Anılarımı birer birer tutan nöbetçi çiviler… Tahtını dübel–vida ikilisine kaptırmış olsa da çok büyük bir neslin görünmez yardımcısı. Kışın sobanın arkasına saklanarak çökeleği kurutan çivi. Kar yağışından sonra ıslanan kıl çorapların karını eritip kurutan çivi. Ey gidi… Bazen bir bebek salıncağının ayaklarına dönüşen çivi. Annemin, babamın ve rahmetli Thomson’ın {Tomson (Mustafa KISAKOL) ; Çarşıbaşı-Yeniköy'de yaşamış, köylünün evini,ahırını,mereğini, ağaçları ormandan kesip-elle biçip inşa eden bir Usta'dır, ve pek çok işini de boğaz tokluğuna yapmıştır} — Thomson gibi nice eli keser tutan ustanın— kestane ağacına girmemekte direnenlere tükürdüğü çivi. Ahahaha! Bazıları da vardır ki seyyardır. Örümcekle paylaşılan, duvardaki genişlemiş yuvasından ara sıra çıkarılıp kulak karıştırılan çivi. Bazen de bir iple sarılıp boğulan çivi. Gü...

Karanlıkta Yürüyen Çocuklar ve Aydınlıkta Kaybolan Adımlar

Resim
  I. BÖLÜM Karanlıkta Öğrenilen Yol (Trabzon–Akçaabat, 1990’lar) Sokak lambası yoktu. Ama yol vardı. Ay ışığı bazen yeterdi, bazen yetmezdi. Çoğu zaman da hiç yoktu. Çıra yakardık; çıra, karanlığı tamamen yok etmezdi ama yolu okumaya izin verirdi. Yollar düz değildi. Virajlıydı, eğimliydi, daralıp genişlerdi. Standart değildi; kaldırım gibi tek tip değildi. Her adım, bir öncekinin kopyası olamazdı. Taş vardı: Sivri taş vardı → basarsan canın yanardı. Yosunlu taş vardı → basarsan kayardın. Gevşek toprak vardı → basarsan ayağın boşa düşerdi. Ama asıl mesele zemin değildi. Asıl mesele rastgele adım atma şansının olmamasıydı . Adım atmadan önce: Ayağının altını, Önündeki yolu, Arkandakini, Ayağının içindeki kayganlığı düşünmek zorundaydın. Kara lastik… Çoğu zaman çorapsız. Ya terden ya yağmurdan ıslanmış. Ayağın içerde bile kayabiliyordu. Yani tehlike sadece dışarıda değildi. Bazen risk, ayağının içindeydi . Bir dalı eğip geçerken arkandak...

Adı Verilen İnsan, Yaşanan Kimlik: Ekolojik Okuryazarlık ve Yaşama Hakkı Üzerine Bir Düşünce

Resim
  Adı Verilen İnsan, Yaşanan Kimlik: Ekolojik Okuryazarlık ve Yaşama Hakkı Üzerine Bir Düşünce Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, kimliğin verilebileceğine inanmasıdır. Bir diploma, bir unvan, bir sertifika ya da bir resmî belgeyle “olunabileceği” fikri; yalnızca bireysel psikolojinin değil, aynı zamanda insan–doğa ilişkisinin de kökten bozulduğunu gösterir. Çünkü doğada hiçbir varlık, ne olduğunu bir başkasından öğrenmez. Doğada kimlik, dışsal bir tanım değil; yaşantının sonucudur . Aborijin kültürlerinde bu fark çarpıcı biçimde görünür. Bir Çift Yürek ’te anlatıldığı gibi, bir insanın kendine yeni bir ad vermesi; bir başarıyı kutlama anı değil, yaşamla kurduğu ilişkinin olgunlaştığı bir eşiği temsil eder. Bu ad, ona verilmez. O ad, yaşanır . Kişi, doğaya, topluluğa ve yaşama karşı sorumluluğunu idrak ettiğinde, ad zaten kendini söyler. Bu noktada ekolojik okuryazarlık yalnızca doğayı tanımak değildir. Ekolojik okuryazarlık, insanın kendisini de bir ekosistem olarak ...

Şömine Yok, Alev Var: Kendimizi Tam Olarak Nerede Kandırıyoruz?

Resim
  Şömine Yok, Alev Var: Kendimizi Tam Olarak Nerede Kandırıyoruz? Bir vitrinin önünde duruyorsun. Döküm görünümlü, camlı kapak, içeride kıpırdayan turuncu bir ışık. Etiket diyor ki: “Şömine görünümlü elektrikli ısıtıcı.” Ve zihnin sessizce şunu fısıldıyor: “Ne hoş… Ne sıcak bir ev hissi…” Ama dur. Isınan ne? Oda mı? Yoksa anlam boşluğumuz mu? Aynaya Bakalım (Ayna Mod) Bu bir şömine değil. Bu, şömine fikrinin taklidi . Ateş yok. Odun yok. Duman yok. Bekleme yok. Risk yok. Emek yok. Ama hissetme iddiası var. İnsan burada kendine şunu söylüyor: “Gerçeğine gerek yok, hissi yeter.” İşte kandırma tam bu cümlede başlıyor. Challenge 1 Ne zamandan beri, bir şeyin kendisi yerine hissiyle yetinir olduk? Şömine Neyi Temsil Ederdi? Şömine sadece ısıtmazdı. Zamanı yavaşlatırdı İnsanları bir araya toplardı Sessizliği meşrulaştırırdı Beklemeyi öğretirdi Ateşle ilişki kurmak, dikkat isterdi. Ateş seni ısıtırdı ama seni sınardı da. Şimdi ne yapıyoruz?...

Roma Sirki’nden Stadyuma, Stadyumdan Ekrana: Düşünmenin Sessizce Geri Çekilişi

Resim
  Roma Sirki’nden Stadyuma, Stadyumdan Ekrana: Düşünmenin Sessizce Geri Çekilişi Roma İmparatorluğu çökerken kimse bunun farkında değildi. Arenalar doluydu, tribünler coşkuluydu, halk eğleniyordu. İmparatorluk yıkılmadan önce değil, insanlar düşünmeyi bıraktığında çöktü. Çünkü Roma’da bir ilke vardı: Panem et circenses — ekmek ve sirk. Karnı doyan ve eğlenen bir halk, soru sormazdı. Yüzyıllar sonra Bill Cooper’ın spor ve eğlence sektörünü Roma Sirki’ne benzetmesi, bir benzetmeden çok daha fazlasıdır. Bu, insan zihninin tarih boyunca nasıl oyalandığını anlatan bir sürekliliğin adıdır. Bugün gladyatörler yok. Ama stadyumlar var. Arenalar yok. Ama ekranlar var. Ve alkış hiç kesilmiyor. Eğlence: Masum Bir Ara mı, Sistematik Bir Tasarım mı? Eğlence çoğu zaman masum gösterilir. “İnsanların kafa dağıtmaya ihtiyacı var” denir. Bu cümle doğrudur; ama eksiktir. Asıl soru şudur: İnsanlar neden bu kadar çok dağılmak zorunda? Roma Sirki bir molaydı ama zamanla merkeze dönüştü. Mod...

Değiştiremediklerini Kabul Etmek: Stoa, İslam ve Sürdürülebilirlik Perspektifi

Resim
  Değiştiremeyeceklerini Kabul Etmek, Değiştirebileceklerini Seçmek Stoa, İslam ve Sürdürülebilirlik Arasında Bir Sağduyu Manifestosu “Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.” (Bir Çift Yürek’ten alıntı) Bu cümle bir dua gibi görünür; ama aslında bir yaşam algoritmasıdır . İnsanın neye gücünün yettiğini, neye yetmediğini ve en önemlisi bu ikisi arasındaki sınırı nasıl okuyacağını anlatır. Stoa felsefesinde aklın disipliniyle, İslam düşüncesinde kader ve irade dengesiyle, sürdürülebilirlikte ise gezegenle kurulan etik ilişkiyle aynı merkezde buluşur: ayırt edebilme bilgeliği . 1. Stoa Felsefesi: Kontrol Alanını Tanımayan İnsan Yorulur Stoacılar insan mutluluğunu dış koşullarda değil, kontrol alanını doğru tanımlamada arar. Epiktetos’un meşhur ayrımı nettir: Kontrolümüzde olanlar: düşüncelerimiz, niyetlerimiz, tutumlarımız Kontrolümüzde olmayan...

Doğanın Yılbaşı Ne Zaman? Dünya Limit Aşım Günü ve İnsanlığın Ekolojik Muhasebesi

Resim
  Doğanın Yılbaşı Ne Zaman? Takvimler Değişirken Dünya Nefes Alabiliyor mu? Yarın yılbaşı. İnsanlar için bu tarih; durup düşünme, geriye bakma, niyet etme anıdır. “Ne istemiştim, neye ulaştım, nerede yanıldım?” soruları dolaşır zihinlerde. Takvim değişir, umut tazelenir. Ama çoğu zaman unuttuğumuz bir şey vardır: Doğanın da bir yılbaşı vardır. Ve o, bizim takvimlerimize uymaz. İnsan Takvimi ile Doğanın Takvimi Aynı Şeyi Söylemez 1 Ocak, insanlığın ortaklaşa kabul ettiği sembolik bir başlangıçtır. Oysa doğa yılı; güneşin açısıyla, yağmurun ritmiyle, toprağın sabrıyla başlatır. Hıdırellez bu yüzden anlamlıdır. Toprağın uyanışını, yeşilin geri dönüşünü, suyun yeniden söz almasını simgeler. Keltlerin Beltane’i, Asya’daki hasat takvimleri, Maya döngüleri… Hepsi doğanın şu cümlesini tercüme eder: “Bir döngü tamamlandı. Yenisi başlıyor.” Doğa için yıl, bir sayı değil; denge halidir . Doğa Yıl Sonunda Kutlama Yapmaz, Bilanço Çıkarır İnsan yılbaşında dilek tutar. Do...