Adı Verilen İnsan, Yaşanan Kimlik: Ekolojik Okuryazarlık ve Yaşama Hakkı Üzerine Bir Düşünce

 


Adı Verilen İnsan, Yaşanan Kimlik: Ekolojik Okuryazarlık ve Yaşama Hakkı Üzerine Bir Düşünce

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, kimliğin verilebileceğine inanmasıdır. Bir diploma, bir unvan, bir sertifika ya da bir resmî belgeyle “olunabileceği” fikri; yalnızca bireysel psikolojinin değil, aynı zamanda insan–doğa ilişkisinin de kökten bozulduğunu gösterir. Çünkü doğada hiçbir varlık, ne olduğunu bir başkasından öğrenmez. Doğada kimlik, dışsal bir tanım değil; yaşantının sonucudur.

Aborijin kültürlerinde bu fark çarpıcı biçimde görünür. Bir Çift Yürek’te anlatıldığı gibi, bir insanın kendine yeni bir ad vermesi; bir başarıyı kutlama anı değil, yaşamla kurduğu ilişkinin olgunlaştığı bir eşiği temsil eder. Bu ad, ona verilmez. O ad, yaşanır. Kişi, doğaya, topluluğa ve yaşama karşı sorumluluğunu idrak ettiğinde, ad zaten kendini söyler.

Bu noktada ekolojik okuryazarlık yalnızca doğayı tanımak değildir. Ekolojik okuryazarlık, insanın kendisini de bir ekosistem olarak okuyabilmesidir. Bireyin, hangi ilişkileri onardığını, hangi bağları koparmamaya direndiğini ve hangi hakları savunmayı bırakmadığını fark etme becerisidir. Bu bağlamda ekolojik zekâ, problem çözme yetisi değil; sınır bilincidir. Nerede duracağını, neye dokunmaması gerektiğini ve hangi yaşam biçimlerinin var olma hakkına sahip olduğunu bilme hâlidir.

Modern sistem ise bu bilinci tersine çevirir. Kimliği içerden dışarıya doğru değil, dışardan içeriye doğru inşa eder. “Sen şusun” der. “Bunu başardın.” “Bu yeterlilik sana ait.” Bu yaklaşım, kısa vadede düzen üretir; fakat uzun vadede ekolojik ve psikolojik kırılganlık yaratır. Çünkü dışsal onayla kurulan kimlikler, onay çekildiğinde çöker. Oysa doğa, onaya değil; uyuma dayanır.

Aborijin topluluklarında “yaşama hakkı” savunulan bir kavram değil, sorgulanmayan bir gerçekliktir. İnsan, diğer canlılardan üstün değildir; sadece daha fazla sorumluluk taşır. Bu nedenle doğaya zarar vermemek bir erdem değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Bir türün yaşamını tehdit etmek, yalnızca ekolojik bir sorun değil; kozmik bir dengenin ihlalidir.

Bugün “sürdürülebilirlik” kelimesi çoğu zaman teknik çözümlerle yan yana anılır: karbon ayak izi, yenilenebilir enerji, verimlilik. Oysa sürdürülemez olan asıl şey, insanın kendini merkeze koyan kimlik anlayışıdır. Kendini yalnızca üretkenliğiyle, statüsüyle ya da görünürlüğüyle tanımlayan insan; farkında olmadan diğer yaşam biçimlerinin var olma hakkını ikincil hâle getirir.

Bu noktada kritik soru şudur:
Bir insan neyi bırakmadığında, gerçekten kim olur?

“Her canlının yaşayabilme hakkını korumayı bırakmadım” cümlesi, bu soruya verilmiş güçlü bir yanıttır. Çünkü bu ifade bir başarı beyanı değil; bir etik süreklilik tanımıdır. İnsan, burada kendini kahraman olarak değil; tanık olarak konumlandırır. Yaşamın zaten var olan hakkını sahiplenmez; yalnızca onu unutmamayı seçer.

Ekolojik açıdan bakıldığında bu tutum, en dayanıklı kimlik biçimidir. Çünkü bu kimlik, değişen sistemlere, çöken yapılara ve dönüşen mesleklere bağlı değildir. Bu kimlik, insanın tarafını açıkça ilan eder: yaşamdan yana.

Aborijin bilgeliğinde adlar duyurulmaz; yaşanır. Ritüeller gösterişli değildir; derindir. Ve gerçek adlar, başkaları tarafından alkışlanmaz. Doğa tarafından sessizce tanınır. Bugünün dünyasında belki de ihtiyacımız olan tam olarak budur: Daha fazla etiket değil, daha fazla tanıklık. Daha fazla unvan değil, daha fazla sorumluluk.

Çünkü insan, ancak her canlının yaşama hakkını korumayı bırakmadığında;
kendine gerçekten yakışan yerde durur.

Okuyucuya Açılan Eşik: Senin Adın Nereden Doğuyor?

Bu noktada metin burada bitmemeli.
Çünkü Aborijin bilgeliğinde bilgi, aktarıldığı yerde tamamlanmaz; karşılık bulduğu yerde anlam kazanır. Okuyan kişinin, bu düşünceyi kendi yaşamında sınaması gerekir. Aksi hâlde bu yazı da, eleştirdiği dışsal onay sisteminin bir parçası olur.

O yüzden şimdi durmak gerekir.
Ve şu sorularla birlikte sessizce düşünmek…

  • Eğer bugün sana, “kendine yeni bir ad ver” denilse,
    hangi eylemlerin bu adı taşımaya yeterdi?

  • Hayatında herkes vazgeçerken,
    sen neyi korumayı bırakmadın?

  • Hangi konuda tarafsız kalmadın ve bunun bedeli ne oldu?

  • Sana verilen etiketler, unvanlar, roller olmasaydı;
    yaşam seni hangi kelimeyle tanırdı?

  • Ve belki en zor soru:
    Bu dünyada senin yokluğun, hangi canlı için bir eksiklik olurdu?

Bu soruların hemen bir cevabı olmak zorunda değil.
Aborijin geleneğinde bazı adlar, yıllarca taşınmaz;
önce sessizlikte olgunlaşır.

Ama şunu bilmek yeterlidir:
Eğer bu sorular sende bir huzursuzluk ya da bir berraklık yarattıysa,
adın çoktan oluşmaya başlamıştır.

Çünkü gerçek adlar, söylenmeden önce
yaşanır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bilim, Dogma Olabilir mi?

Probiyotik Tüketiyoruz, Ama Pestisitler Ne Diyor?

İnsanlığın Evrimi ve Yeni Eşik: Yapay Zeka Çağında Sürdürülebilirlik Arayışı