Trabzon Okyanuslar ve Denizler Zirvesi: İklim Krizinde Katılım Neden Önemli?
Bir Zirve Ne Kadar Zirvedir?
Okyanuslardan kapya bibere, iklim krizinin görünmeyen meselesi: katılım
Bazen bir haberin içinde yalnızca bir bilgi görürüz.
Bir tarih.
Bir yer.
Bir toplantı.
Bir zirve.
Fakat bazı kelimeler, taşıdıkları anlamdan daha büyüktür.
Zirve de onlardan biridir.
Zirve, yalnızca insanların bir salonda buluşması değildir. Bir mesele etrafında ortak akıl üretme, farklı sesleri bir araya getirme ve geleceğe ilişkin kararlar oluşturma iddiasıdır.
Bu nedenle bir iklim zirvesinin başarısını yalnızca kaç kişinin konuştuğuyla değil, kaç farklı sesin duyulabildiğiyle değerlendirmek gerekir.
Trabzon'da 10–11 Eylül 2026
tarihlerinde Okyanuslar ve Denizler Zirvesi düzenleniyor.
Okyanuslardan söz ediyoruz.
Denizlerden.
İklim değişikliğinden.
Ekosistemlerden.
Mavi ekonomiden.
Kıyıların geleceğinden.
Bunların tamamı son derece önemli.
Fakat belki de bütün bu kavramların arasında daha az konuşulan başka bir kavram var:
Katılım.
Çünkü iklim krizi yalnızca atmosferin, denizlerin veya buzulların problemi değildir.
Aynı zamanda bir demokrasi ve yönetişim problemidir.
Bir kıyı kentinde denizleri konuşurken, o kıyıda yaşayan insanları düşünmek zorundayız.
Balıkçıyı.
Öğrenciyi.
Öğretmeni.
Çiftçiyi.
Turizm çalışanını.
Yerel yöneticiyi.
Bilim insanını.
Sivil toplum kuruluşunu.
Çocuğunu deniz kenarında büyüten aileyi.
Ve belki de hiçbir kuruma bağlı olmayan sıradan yurttaşı.
Çünkü deniz yalnızca bilim insanlarının araştırma konusu değildir.
Deniz, birilerinin geçim kaynağıdır.
Birilerinin çocukluk hatırasıdır.
Birilerinin sofrasındaki balıktır.
Birilerinin şehridir.
Birilerinin geleceğidir.
Dolayısıyla denizlerin geleceğini konuşurken denizle yaşayan insanların bilgisini ve deneyimini konuşmanın dışında bırakmak büyük bir eksiklik olur.
Burada önemli bir kavram karşımıza çıkıyor:
Katılımcı yönetişim.
Katılımcı yönetişim, herkesi her toplantıya almak anlamına gelmez.
Her insanın her konuda karar vermesi de değildir.
Daha temel bir şeydir:
Karardan etkilenecek insanların, kararın oluşma sürecine anlamlı biçimde dahil edilmesi.
Bunun yöntemleri çoktur.
Açık çağrılar yapılabilir.
Yerel istişare toplantıları düzenlenebilir.
Sivil toplum kuruluşlarından görüş alınabilir.
Gençlik forumları oluşturulabilir.
Çevrim içi katılım kanalları açılabilir.
Uzmanlarla yerel bilgi yan yana getirilebilir.
Zirve öncesinde yerel paydaşların görüşleri toplanabilir.
Zirve sonrasında alınan kararlar kamuoyuyla paylaşılabilir.
Yani mesele yalnızca “kapıyı açmak” değildir.
Mesele, içerideki masada yer açmaktır.
Tam da burada başka bir kavram ortaya çıkıyor:
İklim adaleti.
İklim adaleti çoğu zaman karbon emisyonlarının, finansmanın veya iklim etkilerinin adil paylaşılması üzerinden düşünülür.
Oysa bunun bir de bilgi ve temsil boyutu vardır.
Kim bilgi üretiyor?
Kim konuşuyor?
Kimin bilgisi bilimsel kabul ediliyor?
Kimin deneyimi karar süreçlerine taşınıyor?
Kimler yalnızca sonuçları öğreniyor?
Kimler kararların oluşmasına katkı sunabiliyor?
Bu sorular önemlidir.
Çünkü iklim krizinden etkilenen insanları yalnızca “yararlanıcı” olarak görmek yerine onları “paydaş” olarak görmek gerekir.
Ve burada küçük ama güçlü bir sembol devreye giriyor:
Domates.
Bir başka sembol:
Kapya biber.
Bir zirve düşünelim.
Sabah okyanuslar, denizler ve iklim konuşuluyor.
Aynı gün başka bir yerde insanlar kış hazırlığı yapıyor.
Bir kasa domates alıyor.
Bir kasa kapya biber.
Domatesi salçaya dönüştürüyor.
Biberi kurutuyor.
Konserve hazırlıyor.
Kışın ne yiyeceğini bugünden düşünüyor.
İlk bakışta bunların okyanuslarla ne ilgisi var?
Aslında çok.
Çünkü sürdürülebilirlik, tam olarak bugün ile yarın arasındaki ilişkiyi kurma becerisidir.
Bir insanın kışın yiyeceğini yazdan hazırlaması ile bir toplumun gelecek kuşakların yaşam koşullarını bugünden düşünmesi arasında aynı zihinsel hareket vardır:
Bugünü yaşarken yarını hesaba katmak.
Bu nedenle sürdürülebilirlik yalnızca büyük projelerde aranamaz.
Bir okyanus zirvesinde olduğu kadar mutfakta da vardır.
Bir üniversitenin laboratuvarında olduğu kadar tarlada da vardır.
Bir uluslararası toplantıda olduğu kadar mahallede de vardır.
Bir politika belgesinde olduğu kadar bir ailenin alışveriş tercihinde de vardır.
Ve belki de en önemlisi:
Sürdürülebilirlik, hayatın kendisinden koparıldığında anlamını kaybeder.
Peki o zaman bir zirveyi gerçekten “zirve” yapan nedir?
Salondaki protokol mü?
Konuşmacıların unvanları mı?
Uluslararası katılımcıların sayısı mı?
Hazırlanan raporların niteliği mi?
Bunların hepsi önemlidir.
Ama yeterli değildir.
Belki bir zirveyi gerçek anlamda zirve yapan şey, farklı bilgi biçimlerini aynı masada buluşturabilmesidir.
Bilimsel bilgi ile yerel bilgi.
Kamu politikası ile yurttaş deneyimi.
Uzmanlık ile gündelik hayat.
Küresel hedeflerle yerel ihtiyaçlar.
Çünkü iklim krizi küreseldir.
Ama etkileri yereldir.
Deniz seviyesi yükseldiğinde bir şehir etkilenir.
Kuraklık olduğunda bir çiftçi etkilenir.
Balık stokları azaldığında bir balıkçı etkilenir.
Aşırı sıcaklar olduğunda bir çocuk etkilenir.
Sel olduğunda bir mahalle etkilenir.
Dolayısıyla küresel iklim politikası ile yerel hayat arasında köprü kurulamıyorsa, arada çok önemli bir boşluk kalır.
Belki de artık zirveleri şöyle düşünmeliyiz:
Zirve, insanların yukarıdan aşağıya konuştuğu bir yer değil; farklı yönlerden gelen bilgilerin aynı yükseklikte buluştuğu yerdir.
Bu nedenle asıl soru:
“Zirvede kimler konuştu?”
olmamalı.
Biraz daha ileri gitmeliyiz:
“Zirveye kimlerin sesi taşındı?”
Ve daha da önemlisi:
“Zirveden sonra o seslerle ne yapıldı?”
İklim krizinin çözümü yalnızca teknolojiyle gelmeyecek.
Yalnızca yeni yasalarla da gelmeyecek.
Yalnızca uluslararası anlaşmalarla da gelmeyecek.
İklim krizini çözmek için aynı zamanda yeni bir katılım kültürüne ihtiyacımız var.
İnsanların kendisini yalnızca kararların uygulayıcısı değil, dönüşümün öznesi olarak görebileceği bir kültüre.
Çünkü insanlara sürekli olarak ne yapmaları gerektiğini söylemek kolaydır.
Daha zor olan, onlara:
“Siz ne düşünüyorsunuz?”
diye sormaktır.
Daha da zor olan ise verilen cevabı gerçekten önemsemektir.
Belki de Okyanuslar ve Denizler Zirvesi'nin bize düşündürmesi gereken en önemli konu yalnızca okyanusların geleceği değildir.
İnsanlığın ortak geleceği nasıl konuşacağıdır.
Çünkü okyanuslar bize çok önemli bir şey öğretir:
Tek bir damla deniz değildir.
Ama deniz, milyarlarca damlanın birlikteliğidir.
Toplum da böyledir.
Tek bir uzman yetmez.
Tek bir kurum yetmez.
Tek bir bakanlık yetmez.
Tek bir üniversite yetmez.
Tek bir sivil toplum kuruluşu yetmez.
Dönüşüm, farklı insanların ve farklı bilgi biçimlerinin bir araya gelmesiyle oluşur.
Ve belki bugün elimizde iki kasa vardır:
Bir kasa domates.
Bir kasa kapya biber.
Biri sofranın geleceğini hazırlıyor.
Diğeri ise bize başka bir geleceği hatırlatıyor.
İklim eylemi de böyledir.
Bugünden yarına hazırlanmak.
Ama bunu yalnız başına değil, birlikte yapmak.
Çünkü herkesin yaşayabileceği bir gelecek için yalnızca doğru kararlar değil, o kararların oluştuğu doğru süreçler de gereklidir.
O halde soruyu yeniden soralım:
Bir zirve ne kadar zirvedir?
Belki cevabı çok basit:
Ne kadar çok insanı dinleyebiliyorsa,
ne kadar çok bilgiyi bir araya getirebiliyorsa,
ne kadar çok insanı geleceğin parçası yapabiliyorsa,
o kadar zirvedir.
Çünkü iklim krizini konuşmak için denizlerin üzerinde yükselen büyük salonlara ihtiyacımız olabilir.
Ama iklim krizini çözmek için ihtiyacımız olan şey çok daha basittir:
Bir masa.
Ve o masada herkese yer.
Yapay Zekâ Kullanımı ve Sorumluluk Notu
Bu yazının hazırlanma sürecinde yapay zekâdan düşünceleri geliştirmek, kavramlar arasındaki bağlantıları kurmak ve metnin ifade biçimini şekillendirmek amacıyla yararlanılmıştır. Yazıda kullanılan simgeler, metaforlar ve kavramsal bağlantılar, iklim krizinin yalnızca teknik ve politik bir mesele olmadığını; gündelik yaşam, yerel deneyim ve toplumsal katılımla birlikte düşünülmesi gerektiğini anlatmak amacı taşımaktadır.
Buradaki eleştiri herhangi bir kişi, kurum veya kuruluşu hedef almak amacıyla yapılmamıştır. Eleştirinin amacı; iklim değişikliğiyle mücadelede daha kapsayıcı, katılımcı, şeffaf ve etkili süreçlerin geliştirilmesine katkı sunmak ve ortak hedefimize ulaşma azmimizi güçlendirmektir.
Çünkü iklim krizinin büyüklüğü, birbirimizi suçlamaktan çok birbirimizi sürece dahil etmeyi; farklı düşünceleri dışlamak yerine aynı masada buluşturmayı gerektiriyor.
Bu metnin temel sorusu birilerini eleştirmek değil, hep birlikte daha iyisini nasıl yapabileceğimizdir.
Yapay zekâdan yararlanılmış olması, metindeki düşünsel sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Nihai değerlendirme, ifade ve sorumluluk yazara aittir.

Yorumlar
Yorum Gönder