Keşfederek Öğrenen Çocuklar: Doğa, Düşmek ve Gerçek Eğitim Üzerine Bir Baba Anlatısı

 

Keşfetmesine İzin Verilen Çocuklar Dünyayı Kurtarabilir mi?

Bazı çocuklar vardır, size yapışmazlar; tutarlar.
Elinizden değil, dikkatinizden.
Sözlerinizden değil, orada oluşunuzdan.

Mert Ali’yle yaşadığım şey tam olarak bu.
Onunla çok az vakit geçiriyorum. Ama o, benden kopmak istemiyor.
“Büyü mü yaptın?” diyorlar şakayla karışık.

Hayır.
Sadece acele etmiyorum.
Sadece izin veriyorum.

Bir yaşındaki bir çocuğun dünyayla kurduğu ilişki öğretimle değil, keşifle olur.
Şişe kapaklarını açıp kapatmaya çalışırken, süpürgeyi eline alıp yerleri süpürmeye yeltenirken, dışarı çıktığında gökyüzüne uzun uzun bakarken aslında tek bir şey yapar:
Dünyayı tanımaya çalışır.

Benim yaptığım şey çok basit:
– Gösterdiği nesnelerin adını söylüyorum.
– Rengini söylüyorum.
– Ne işe yaradığını anlatıyorum.
– Sonra duruyorum…
– Ona soruyorum.
– Denemesine izin veriyorum.

Hatta yataktan düşerken bile.
Düşmesini engellemiyorum, nasıl düşeceğini öğrenmesine eşlik ediyorum.

Bir gün namaz kılıyordum.
Seccadedeydim. Gözlerim secdeye bakıyordu.
Mert Ali geldi.
Sırf onunla göz teması kurayım diye elinden geleni yaptı.
Sesler çıkardı, etrafımda dolaştı, olmadı…
En sonunda kucağıma tırmandı ve yüzüme doğru yükseldi.

Gülmemek mümkün değildi.

Çocuk şunu soruyordu:

“Dünya çok mu önemli, yoksa ben mi?”

Ve cevabı yüzümde buldu.


Asıl soru: Bu çocukları ne yapacağız?

Gerçekten…
Bu çocukları ne yapacağız?

Dört duvar arasına mı sıkıştıracağız?
Kes–yapıştır etkinlikleriyle mi oyalayacağız?
Toprağa, çamura, rüzgâra, riske, bilinmezliğe mesafe mi koyacağız?

Evet, anaokullarının ve kreşlerin artıları var.
Bunu inkâr etmiyorum.
Ama bir bedeli varsa ve biz o bedeli hiç konuşmuyorsak, orada bir sorun vardır.

Merak…
Keşif…
Risk alma…
Düşerek öğrenme…

Bunlar törpülenerek kazanılan “beceriler” değil.
Bunlar yaşanarak büyüyen kaslardır.

Ve sonra bu çocuklardan, ileride “dünyayı kurtarmalarını” bekleyeceğiz.

Peki nasıl?


Bir Cumartesi sabahı, buzlanma ve bir düşüş

Geçen Cumartesi sabahı Mustafa’yla yürüyüşe çıktık.
Gece oluşan buzlanmanın ardından hava ayazdı ama berraktı.
Hiç bilmediğimiz patikalardan geçtik.

Bir fındık bahçesine girdik.
Yerde yapraklar vardı.
Yaprakların altında çamur.

Mustafa bastı…
Ayağı kaydı…
Ve düştü.

Canı yandı mı?
Biraz.

Ama orada öğrendiği şey, yüzlerce “aman dikkat et” cümlesinden daha gerçekti:
– Yaprak her zaman güvenli değildir.
– Görmediğin şey risklidir.
– Denge, bedende öğrenilir.
– Doğa sünger değil, öğretmendir.

Onu hemen kaldırmadım.
Toprağa bakmasına izin verdim.
Ayağını bastığı yeri inceledik.
Sonra devam ettik.

O düşüş, bir kaza değil; bir dersti.


Benim asıl yüküm

Ve evet…
İtiraf etmeliyim.

Kendi iki oğlumda yapamadıklarımı, Mert Ali’yle yapabiliyorum.
Bu bir baba için vicdani olarak ağır bir his.

Ama bu yük, suçluluk değil.
Bu yük, farkındalık.

İnsan bazen babalığı çocuk büyürken değil,
kendisi büyürken öğreniyor.

Belki de bazı çocuklar,
sadece kendileri için değil,
bizim içimizde yarım kalmış bir şeyi tamamlamak için geliyor.


Hayalim çok basit ama çok zor

Hayalim şu:

Bütün çocukların,
– Kendi patikalarına sapabilmesi
– Kendi çamuruna basabilmesi
– Kendi düşüşünden öğrenebilmesi

Ve yetişkinlerin de şunu diyebilmesi:

“Korkuyorum ama duruyorum.
Çünkü öğrenme, kontrol edince değil, alan açınca oluyor.”

Eğer bir gün dünyayı kurtaracak çocuklar olacaksa,
onlar gökyüzüne bakmayı hiç bırakmamış olanlar olacak.

Umarım bütün çocuklar
kendi keşiflerini yapabilir.

Benim hayalim bu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bilim, Dogma Olabilir mi?

Probiyotik Tüketiyoruz, Ama Pestisitler Ne Diyor?

Hurdalıkta Öğrenmek: Rüzgârı Dizginleyen Çocuk, Onarım Kültürü ve Sürdürülebilir Eğitim