İnsanlık Yarın Yok Olsa, Bir Ormanın Büyümesini Yine İster Miydik?



Doğayı mı Koruyoruz, Yoksa Kendimizi mi?

"Ciğerlerimiz yanıyor."

Orman yangınları sırasında en sık duyduğumuz cümlelerden biri budur.

"Barajlarımız kurumasın."

"Suyumuz tükeniyor."

"Çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakalım."

Bu ifadelerin hepsi çevre duyarlılığını yansıtıyor gibi görünür. Ancak durup biraz düşününce ilginç bir soru ortaya çıkar:

Gerçekten doğayı mı düşünüyoruz, yoksa yine kendimizi mi?

Çoğu çevre mesajının merkezinde insan vardır.

Ormanlar yanmasın çünkü nefes alamayız.

Sular kirlenmesin çünkü susuz kalırız.

İklim değişmesin çünkü tarım zarar görür.

Türler yok olmasın çünkü ekosistem hizmetleri bozulur.

Dikkat edilirse bütün cümlelerin sonunda dönüp dolaşıp insanın çıkarı vardır.

Bu yanlış değildir. Sonuçta insan da doğanın bir parçasıdır. Ancak bu yaklaşımın sınırları vardır.

Çünkü burada doğa, kendi başına değerli bir varlık değil; insan yaşamını destekleyen bir araç olarak görülmektedir.


Çevre etiğinde bu bakış açısına insan merkezli yaklaşım denir.

Bu anlayışın temel sorusu şudur:

"Doğa bize ne sağlar?"

Oysa ekolojik düşüncenin daha derin katmanlarında farklı bir soru vardır:

"Biz hangi yaşam ağının parçasıyız?"

Bu iki soru birbirine benzer görünse de aralarında büyük bir dünya görüşü farkı vardır.

Birincisi ego sistemdir.

İkincisi ise eko sistemdir.

Ego sistemde insan piramidin tepesindedir.

Toprak, bitkiler, hayvanlar ve ekosistemler insanın ihtiyaçlarını karşılayan kaynaklar olarak görülür.

Eko sistemde ise insan, yaşam ağının merkezinde değil, içinde yer alır.

Ağaçlarla, mantarlarla, böceklerle, kuşlarla, nehirlerle ve toprakla birlikte aynı sistemin bir düğümüdür.

Birinin sorusu:

"Bu bana ne kazandırır?"

Diğerinin sorusu ise:

"Bu bütünün içindeki yerim nedir?"


Şimdi bir düşünce deneyi yapalım.

Dünya üzerindeki son insanın da ortadan kaybolduğunu hayal edin.

Artık şehirler yok.

Ekonomi yok.

Devletler yok.

Tüketim yok.

Gelecek nesiller yok.

Ama ormanlar büyümeye devam ediyor.

Nehirler akıyor.

Balinalar yüzüyor.

Kuşlar göç ediyor.

Mantarlar toprağı dönüştürüyor.

Şimdi şu soruyu kendimize soralım:

Bir ormanın var olması hâlâ iyi bir şey midir?

Eğer cevabımız evet ise, doğaya insanın ötesinde bir değer atfediyoruz demektir.

Eğer cevabımız hayır veya fark etmez ise, doğanın değerini insanın varlığına bağlı görüyoruz demektir.

Bu soru kolay değildir.

Çünkü bizi çevrecilik ile ekolojik sevgi arasındaki çizgiye getirir.


Belki de doğayı korumak ile doğayı sevmek aynı şey değildir.

Bir çiçeği sevdiğimizi düşünelim.

Onu neden seviyoruz?

Güzel olduğu için mi?

Bize huzur verdiği için mi?

Fotoğraflarda hoş göründüğü için mi?

Yoksa sadece var olduğu için mi?

İnsan ilişkilerinde birini yalnızca bize sağladığı faydalar nedeniyle seviyorsak buna sevgi değil, çıkar ilişkisi deriz.

Peki aynı ölçütü doğaya uyguladığımızda ne görüyoruz?

Bir ormanı yalnızca oksijen ürettiği için seviyorsak gerçekten ormanı mı seviyoruz?

Yoksa oksijeni mi?


Bu noktada ekolojik zekâ devreye girer.

Ekolojik zekâ yalnızca çevreyi korumak istemek değildir.

Kendimizi yaşam ağının dışında değil, içinde görebilmektir.

Bir ürün satın aldığımızda görünmeyen etkilerini fark etmektir.

Bir ağacın yalnızca gölgesini değil, toprağı, mantarları, böcekleri ve su döngüsünü de görebilmektir.

Bir nehre yalnızca içme suyu olarak değil, yaşayan bir sistem olarak bakabilmektir.

Belki de ekolojik zekâ, insanın doğa üzerindeki gücünü fark etmesinden önce doğaya olan bağımlılığını fark etmesidir.


Bazı yerli topluluklar nehirleri kaynak olarak değil, akraba olarak tanımlar.

Dağlar onlar için maden sahası değildir.

Ormanlar kereste deposu değildir.

Modern dünyaya bu yaklaşım romantik gelebilir.

Fakat içinde önemli bir gerçek saklıdır:

İnsan doğadan ayrı değildir.

Belki de günümüz ekolojik krizinin temelinde teknolojik yetersizliklerden çok bir hikâye sorunu vardır.

Yüzyıllardır kendimize anlattığımız hikâye şudur:

"İnsan doğanın efendisidir."

Oysa doğa her gün farklı bir hikâye anlatır:

"İnsan doğanın bir parçasıdır."


Bugün çevre konuşmalarında sık sık şu ifadeleri duyuyoruz:

"Dünyayı kurtaralım."

Aslında Dünya'nın bizim onu kurtarmamıza ihtiyacı yok.

Gezegen milyarlarca yıl boyunca asteroitler, süper volkanlar ve kitlesel yok oluşlarla karşılaştı.

Muhtemelen biz olmadan da varlığını sürdürecek.

Belki kurtarmaya çalıştığımız şey Dünya değil.

Belki kurtarmaya çalıştığımız şey insan uygarlığı.

Ve belki de asıl soru şudur:

Doğayı koruyor muyuz?

Yoksa kendimizi korurken doğayı da yanımızda tutmaya mı çalışıyoruz?

Bu soruya vereceğimiz cevap, çevre anlayışımızı olduğu kadar insanlık anlayışımızı da ortaya koyacaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Probiyotik Tüketiyoruz, Ama Pestisitler Ne Diyor?

Bilim, Dogma Olabilir mi?

Arıların Sessiz Çığlığı: Cep Telefonu Radyasyonu ve Sürdürülebilir Yaşamın Görünmeyen Tehlikesi