“Görmediğimiz Acılar: Konfor, Tüketim ve Şefkat Arasında İnsan Olmak”
Hiçbir Yaratık, Bunu Kendi Arzulamadıkça Acı Çekmemelidir
Bu cümle bir slogan değil.
Bir temenni hiç değil.
Bir etik eşiktir.
Ve insanı durdurur.
Çünkü bu cümle şunu sorar:
Bir başkasının acısı, kimin kararıyla meşru hale gelir?
Modern dünyada bu soruyu nadiren sorarız.
Çünkü konforlu bir alandayız.
Ve konfor, acıyı görünmez kılar.
Görmediğimiz Acılar Üzerine Kurulu Bir Konfor
Bugün çoğumuz kimseye acı çektirmediğimizi düşünürüz.
Çünkü bunu elimizle yapmayız.
Et reyonda paketlidir.
Ürün tek tıkla gelir.
Atık gözden uzaktadır.
Emek zincirin en dibindedir.
Acı ise hep başka bir yerdedir.
Görmediğimiz için de acı, kararlarımızın içine girmez.
Böylece tüketim “masum” görünür.
Oysa masumiyet çoğu zaman ahlaki değil, mesafesel bir durumdur.
Acıya yeterince uzaktaysak, kendimizi temiz hissederiz.
Tam da bu noktada şu ilke devreye girmelidir:
Hiçbir yaratık, bunu kendi arzulamadıkça acı çekmemelidir.
Bu ilke, “acı var mı?” diye sormaz yalnızca.
Daha zorunu sorar:
Bu acı kimin rızasıyla var?
İçsel Temas: Tüketimi Yavaşlatan Şey
Bazı geleneksel topluluklarda –yalnızca Avustralya yerlileri değil, dünyanın farklı yerlerinde– avlanma ya da hayvanla kurulan ilişki yalnızca “besin” üzerinden tanımlanmaz.
Bu bir temastır.
Avdan önce durmak,
saygı göstermek,
aşırıya kaçmamak,
ihtiyaç kadar almak…
Buradaki temel fikir şudur:
Bir canlıyla araya mesafe koydukça, onu tüketmek kolaylaşır.
Mesafe azalınca ise tüketim yavaşlar.
Modern dünya bunun tersini yapar:
Hızlanmak için mesafe koyar.
Hız, temasın düşmanıdır.
Temas kaybolduğunda “ihtiyaç” yerini “alışkanlığa” bırakır.
Annemin Yapamadığı Şey
Bu noktada kişisel ama çok öğretici bir yere geliyorum.
Annem, kendi yetiştirdiği hayvanlar satılırken hep ağlardı.
Ama yalnızca satıldığı için değil; kime satıldığı için düşünürdü.
Alan kişi o hayvanı doyurabilir mi?
Hor mu davranır, yoksa şefkatle mi yaklaşır?
Kendi eliyle büyüttüğü canın nasıl bir hayata gideceğini sorgulardı.
Kurban zamanı geldiğinde ise annem evde olmazdı.
Ya tarlaya giderdi ya ormana.
O günü görmeye dayanamazdı.
Bu bir çelişki değildi.
Bu bir ikiyüzlülük hiç değildi.
Annem, hayvanın kesileceğini biliyordu.
Ama onu sıradanlaştıramıyordu.
Ve belki de asıl etik tam olarak buradaydı:
Acıyı yok saymadan,
onu inkâr etmeden,
ama onu normalleştirmeden yaşamak.
Modern dünyada biz ne yapıyoruz?
Acıyı görmemek için paketliyoruz.
Görmemek için hızlandırıyoruz.
Görmemek için başkalarına devrediyoruz.
Annem ise tam tersini yapıyordu:
Görüyordu.
Bu yüzden bedeniyle orada duramıyordu.
Bu bir zayıflık değildi.
Bu, insan kalabilmenin bedeliydi.
“İhtiyaç Kadar” Bir Ekonomi Değil, Bir Ahlak
Bazı toplumlarda “ihtiyaç kadar alma” bir yasa değil, bir karakter meselesidir.
Orada güven; kameraya, cezaya ya da etikete değil, insanın iç frenine dayanır.
Bugün ise güveni sistemlere devrettik:
sertifikalara, yönetmeliklere, reklamlara…
Bunlar elbette önemlidir.
Ama yeterli değildir.
Çünkü asıl soru hâlâ ortadadır:
Benim içimdeki sınır nerede?
İhtiyaç kadar ilkesini kaybeden bir toplum, acıyı başkalarının üzerine yığar.
Ve bunu yaparken kendini “normal” sanır.
Acı Görünmez Olduğunda Onayı Kimden Alıyoruz?
“Hayvandan onay almak” fikrini sembolik olarak düşünelim.
Bu şu anlama gelir:
Bir canlıyı tüketeceksem, önce onun acısını zihnimde görünür kılmakla yükümlüyüm.
Eğer acıyı görmeden “hak” iddia ediyorsam,
bu hak değil, konfor olur.
Modern tüketimin en tehlikeli yanı da budur:
Onayı, acıyı görmeden kendimizden alıyoruz.
“Bir şey olmaz” diyoruz.
“Herkes yapıyor” diyoruz.
“Benim payım ne ki?” diyoruz.
Ama bu cümlelerin hiçbirinde acıyı çeken yok.
Sürdürülebilirlik Tam Olarak Burada Başlar
Sürdürülebilirlik yalnızca karbon, enerji ya da atık meselesi değildir.
Sürdürülebilirlik, acıya kimin katlandığı meselesidir.
Bir sistem, kendi devamı için başkalarının acısını şart koşuyorsa,
o sistem uzun vadede çöker.
Çünkü bastırılan acı yok olmaz.
Birikir.
Taşar.
Geri döner.
Belki de karmaşık kurallara ihtiyacımız yoktur.
Belki tek bir cümle yeterlidir:
Hiçbir yaratık, bunu kendi arzulamadıkça acı çekmemelidir.
Bu cümleyle yaşamayı denediğimizde;
daha az alırız,
daha yavaş karar veririz,
daha dikkatli bakarız.
Ve belki ilk kez şunu fark ederiz:
Dünya, acıyı başkalarına devrettiğimiz için değil;
acıyla yüzleşmeyi reddettiğimiz için yoruldu.

Yorumlar
Yorum Gönder